Bir Avukatın Rüyası: 1950’lerde bir İsveç Seyahati

Erkan Arat Avukat

İnsan ölünce hiç beklemediğin bir şey oluyor.

Anlattığı hikayeleri bir daha dinleyemiyorsun.

Hayatın boyunca erişebileceğini sandığın hikayeleri anlatan kişi yok oluyor ve sadece onun anlattığı ritim, partisyon ve vurgular yokoluveriyor, hatta bazen hikayenin kendisi bile.

Dedem geriye baktığımda meraklı ve serüven tutkusu olan bir insanmış. İstediği kadar gezemediği için belki de, öyle olduğunu anlayamazdım o zamanlar. Ama bugün bunu görebiliyorum. Son yazını bana gençliğinde yaptığı büyüleyici bir İsveç gezisinin hikayelerini anlatarak geçirmişti. Bu hikayeleri o kadar çok duymuştum ki, artık hepsini hatıramdan anlatacak kadar iyi biliyordum, ama her akşam tekrar anlatmasını istiyordum ve her seferinde gezinin bilmediğim detayları ortaya çıkıyor, beni büyülemeye devam ediyorlardı.

Bu hikayelerden bana kalan üç görsel var:

Mütevazı bir İsveç kralı, karlar içinde bir tuvalet, ve üçdilli (trilingual) bir Türk.

Dedem hukuk fakültesinde okumuş. 23-24 yaş civarında mezun olmuş. İlk başta çalışmaya başlamamış. Onun yerine İsveç’e seyahate çıkmış. Orada çalışan bir arkadaşı ona birkaç gün Stockholm’ü gezdirmiş.

Bir gün sokakta yürüyorlarmış ki arkadaşı onu durdurmuş ve ileriye işaret ederek, “Bak, o karşıdan gelen kişi var ya, o İsveç kralı,” demiş. Dedem karşı kaldırımda tek başına yürüyen, ufak tefek, yaşlı bir adam görmüş. O gösterişsiz ve gülümseyerek gezen amca İsveç Kralı’ymış… Acaba bu görüntüsü onun basitliğini mi kanıtlıyordu, yoksa mütevaziliğinin altında yatan gizli bir güç mü vardı?

İkinci görsel: karlar içinde bir tuvalet. Gittiklerinde kışmış ve her yer karlarla kaplıymış. Sokakta geziyormuş. Bulundukları yer Stockholm ya, yani başkent, yıl 1950’ler bile olsa sokaklarda otomatik umumi tuvaletler varmış. Dedem bu sokak tuvaletlerinden birini kullanmak istemiş.

Parasını atıp içeri girmiş, kapıyı kapatmış. Soğuk olduğu için kat kat kıyafet varmış üzerinde. Sırayla çıkartmaya başlamış hepsini; paltosunu çıkarmış, bir kenara asmış, pantalonunu çıkarmış, koymuş kenara, içliğini indirmiş ve oturmuş tuvalete. İşini halletmiş. Sonra alışkanlıktan, herhalde bizde taharet musluğu falan var, öyle bir şeyden olacak ki, tuvaletini yaptığı gibi, giyinip ellerini yıkamadan sifonu çekmiş. Sifonu çektiği gibi de pat diye tuvaletin kapısı açılmış.

Dedemin pantalonu yerde. Kapı ardına kadar açık.

Allahtan kapıda bekleyen kimse yok, onu çıplak görmemişler.

Ama sonra, hop, bu sefer de kapı kapanmıyor. Dedem kapıyı çekip giyinecek, kapı gelmiyor. Tuvalet para atılmayınca kapıyı kilitliyor, kapıyı çekemiyorsun. Dedemin dışarı çıkıp yeniden para atması lazım. Ama dışarıda deliler gibi kar yağıyor. Kendisini de temizleyememiş. Ya insanlar onu böyle görürse?

Başka çare yok, içliğini olduğu gibi yukarı çekiyor, dışarı kar fırtınasına çıkıyor. O kadar çok kar var ki göz gözü görmüyor. Sokakta uzaklarda bir iki kişi görünüyor, ama hayal meyal. Dedem o halde, Stockholm’de sokağın ortasında, içlik ve gömleğiyle parasını atıp geri tuvalete girmeyi başarıyor.

Üç: üç dil bilen Türk.
Dedemi arkadaşı gezdiriyor ya, bir gün bir davete götürüyor. Ama bu davet balo gibi yüksek sosyeteden bi davet. Dedemi de “Türkiye’den gelmiş avukat, önemli biri,” diyerek içeri sokuyor.

Dedem davetlilerle çatpat yabancı diliyle sohbet ediyor ama onlar onu biraz yadırgıyorlar. Kim bu adam, ne özelliği var?

Sohbet konusu dönüp dolaşıp dillere geliyor. Kendisini kanıtlamaya çalışan davetliler, bildikleri diller üzerinden yarışa tutuşuyorlar. Herkes kaç dil bildiğini sıralamaya başlıyor. Birisi üç dil sayıyor öteki beş dil. Sıra dedeme gelecek, dedemin altta kalmaması lazım. “İngilizce, Fransıca” dese olmaz, çok da iyi bilmediği aşikar…

Soruyorlar “Kaç dil biliyorsunuz?” diye. Dedem diyor üç . “Hangileri onlar?” Dedem başlıyor saymaya: “Yeni Türkçe, Orta Türkçe, Eski Türkçe…” Onlar anlam veremiyorlar, “Nasıl yani, üç dil mi bunlar şimdi?” diyorlar.

Dedem de anlatmaya başlıyor: “Bizim dilimiz inkılap geçirmiş bir dildir. Eski dili konuşan bir kimse bugünün dilini anlayamaz.” Bizim İsveçliler de, ikna olmuşlar olmamışlar, ama Türkiye’yi bilmiyorlar ya sonuçta, “Ooo, Hmm…” diyerek susmak zorunda kalıyorlar. Böylece dedem kendisini trilingual üçdilli bir dünya insanı olarak kabul ettirmiş oluyor.

Hikayelerin sonu bu. Sonrasında dedem yurda dönüyor ve bir daha yurtdışına çıkamıyor.

Yurda döndüğünde babası hastalanıyor. Tam da aynı sıralar, İngiltere’de çalışan bir arkadaşının tavsiyesi üzerine dedeme oradaki bir hukuk bürosundan iş teklifi geliyor. Dedemin gözleri parlıyor, gitmek istiyor. Babasına gidip diyor ki, “Baba bana davet geldi. Gitmek istiyorum. Ne buyurursun?” Babası da diyor ki, “Gitmek istiyorsan git, ama döndüğünde beni burada bulamazsın…”

Babasının bu sözleri, bu hikayede ağzından çıkan en ağır sözlerdi. Bunları söylerken sesinde önceki şakacılığından eser kalmazdı. Belki de onları bana aktarırken kendi babası, bu sözleri söylerkenki andaki yüzüyle canlanırdı aklında.

Dedem de İngiltere hayalini kapatıyor. Onun yerine askere gitmeye karar veriyor.

Sonra, tam askere gideceği gün babası ölüyor. Bir gün fazladan kalıp babasının naaşını gömüyor, eşyalarını toplayıp askere gidiyor.

Yurtdışı yolculuğu da böylece bitmiş oluyor.

Ama o, askere gitmeden önceki İsveç seyahatini bana defalarca anlattı… Kralı görüşünü anlatırken hayret ederdi, takdir ve hayret içinde anlatırdı adamı. Tuvalet kısmına gelince coşardı, özellikle tuvaletten pantalonsuz bir şekilde kar fırtınasına fırlayışını anlatırken heyecandan uçardı. Balo daveti kısmına geldiğindeyse biraz daha sözleri uzatır, kinaye yaparak ciddileşmiş gibi davranır, balodakileri nasıl “etkilediğini” anlatırdı.

İşte bu hikayeler yok oldu gitti. Özellikle de onun anlattığı şekliyle yok olup gittiler. Ben bu hikayeleri o kadar çok dinlemiştim ki, ve dinlemeye devam edeceğime öyle bi emindim ki, birden yitirince öyle kalakaldım. Dedem gitti, hikayeleri bana kaldı.

Şimdi de bu hikayeler sizin olsun. Onları bir kere de ben anlatmış olayım.

Erkan Arat, dedem, avukat.
Erkan Arat, Avukat.

Published by giiray

Writing for G&C Bards, a project that collects and connects stories and those who tell them.

2 thoughts on “Bir Avukatın Rüyası: 1950’lerde bir İsveç Seyahati

  1. Canım Giray’ım,yazını bir solukda okudum.Bu güzel anıları hatırlattığın için teşekkürler..🙏❤️

    Like

Leave a comment